Ali SEMİN

Ankara-Bağdat Hattında Musul Operasyonu ve Türkmenler

13-01-2017 12:09


Orta Doğu’da bölgesel dengelerin hızlı bir şekilde değişmesinden kaynaklanan ve ciddi krizlere yol açan bir düzen mevcuttur. Nitekim bu sistem Orta Doğu’da istikrarlı ikili ilişkilerin kurulmasına da engel olmaktadır. Özellikle 2003’te Irak’ın Amerika Birleşik Devletleri ve uluslararası koalisyon güçleri tarafından işgal edilmesi ve 2010 yılının Aralık ayında Arap dünyasında dikte rejimlere karşı başlayan halk isyanları bölgesel dengelerin değişmesine neden olmuştur. Orta Doğu’daki siyasal sistemin ideolojik, etnik ve mezhepsel yapı üzerinde kurulmasından ötürü diplomatik ilişkiler işbirliğinden ziyade güç rekabetine doğru evirilmektedir. Bu nedenle Orta Doğu ülkeleri arasındaki ikili ilişkiler işbirliğinin aksine krizlere dönüşmektedir. Aslında Irak işgali ve Arap isyanları, bunun yanı sıra IŞİD/DAEŞ terör örgütünün Irak ve Suriye topraklarındaki belli bölgeleri kontrol etmesinin Orta Doğu’da bölgesel ve küresel güçlerin nüfuz mücadelesine dönüştüğü söylenebilir. Bu bağlamda Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu ile birlikte başlattığı Fırat Kalkanı operasyonunun hem uluslararası terörle mücadelede hem de Suriye iç savaşındaki dengelere yeni bir boyut kazandırdığını ifade etmek mümkündür.

 

Türkiye’nin Fırat Kalkanı operasyonu neticesinde Suriye ile olan sınır hattını terör örgütlerinden temizlemesi, IŞİD’e karşı iki yılı aşkındır hava operasyonu düzenleyen uluslararası koalisyon güçlerine önemli bir örnek teşkil etmektedir. Öte yandan Fırat Kalkanı operasyonu devam ederken ABD’nin girişimiyle 17 Ekim 2016 tarihinde Musul operasyonu başlamıştır. Aslında Musul operasyonu ülkedeki güç dengelerini ve IŞİD’in Irak’taki etkin gücünü belirleyecek konumdadır. Böylece Irak’taki gelişmelerin yerel, bölgesel ve küresel aktörler arasında güç mücadelesine dönüşmesinin ülkenin geleceğine muhakkak ki etkisi olacaktır. Bu analizde Irak’taki hadiseler ışığında Musul operasyonu ayrıntılı bir şekilde değerlendirilecek ve kentin geleceğine ilişkin öngörülerde bulunulacaktır. Ayrıca Musul operasyonu kapsamında iç dengelerin, bölgesel ve küresel dış aktörlerin Irak’taki stratejilerinin nasıl olacağı; Bağdat, Ankara, Tahran ve Washington hattındaki gelişmelerle irdelenecektir. Analizde özellikle "Türkiye’nin Irak’ta aktif rol almasına Bağdat Hükümeti neden tepki vermektedir?" sorusuna yanıt aranacaktır.

 

IŞİD İle Mücadelede Yerel Güçler ve Musul Operasyonu

IŞİD’in, 10 Haziran 2014 tarihinde  Musul’u  kontrol  etmesinin ardından ülkede Amerika Birleşik  Devletleri’nin  (ABD) kurduğu siyasi denklemin değiştiği söylenebilir. IŞİD’in Irak topraklarının  yaklaşık  yüzde 40’ını  kontrolünde  tutması ülkede siyasi ve güvenlik sorunlarının önemli ölçüde artmasına yol açmıştır. Irak’taki etnik ve mezhepsel (Şii-Sünni) ayrışma siyasi krizlere sebep olmaktadır.  Bununla  beraber IŞİD ile mücadele etmek için kurulan milis güçlerinin sayısının artmasıyla ülke iç savaşa doğru sürüklenme tehdidi altına girmiştir. Böylelikle terör ile mücadele  kapsamında  yerel güçler arasında yaşanan milis gücü  oluşturma  yarışı  Irak’ın coğrafi olarak IŞİD öncesindeki yapısına geri dönmesini oldukça zorlaştırmaktadır. 

Öte  yandan  2015  yılının  Ekim ayından  itibaren  enerji  piyasasında düşen petrol fiyatları da siyasi ve güvenlik sorunları olan Irak’ın ekonomik kriz yaşamasına neden olmuştur. Dolayısıyla Irak’taki siyasi, askeri ve ekonomik krizlerle birlikte etnik  ve  mezhepsel  güç  rekabetinin  yaşanması,  ülkenin coğrafi  olarak  bölünmesini hızlandırabilir.  Bu  açıdan  bakıldığında  Musul’u  kurtarma operasyonu  yalnızca  IŞİD’in Irak’taki  varlığını  belirlemekle  kalmayıp,  aynı  zamanda ülkenin coğrafi olarak toprak bütünlüğünü  ve  etnik-mezhepsel  anlamdaki  toplumsal dokusunu  da  etkileyebilecek niteliktedir.  Stratejik  öneme haiz olan; Musul coğrafi olarak Irak’ın  ikinci  büyük  kentidir, yüzölçümü 37323km2 lik alana sahiptir. Musul vilayetine bağlı toplamda 32 nahiye ve ilçe bulunmaktadır. Musul’un temel özelliği  yalnızca  Irak’ın  ikinci kenti  olması  değil;  karmaşık etnik, dini, mezhep yapısıyla Orta Doğu’nun önemli kabilelerinin yaşadığı bir vilayet olarak öne çıkmasıdır.

Musul  vilayeti,  Arapların,  Türkmenlerin, Kürtlerin, Ezidilerin, Hıristiyanların, Ermenilerin ve Yahudilerin  birlikte  yaşadığı hassas bir bölgedir. Musul’un diğer  bir  özelliği  ise;  kadim medeniyetlere,  tarihi  eserlere ev sahipliği yapmış olması ve petrol zengini olduğundan stratejik  konumuyla  bir  medeniyet  şehri  olmasıdır.  Bu nedenle demografik yapısı ve jeopolitik  konumundan  dolayı Musul’un, IŞİD terör örgütünden  kurtarıldıktan  sonra bile yerel, bölgesel ve küresel güçlerin rekabet ettiği bir alan haline geleceğini ifade etmek mümkündür.  Şu  hususa  net bir  şekilde  dikkat  çekmekte yarar vardır; Musul üzerinden güç  mücadelesinde  bulunan aktörlerin  stratejik  çıkarları birbirinden  farklıdır.  Çünkü Irak’ta IŞİD ile savaşan yerel güçler arasında terörle mücadeleye yönelik ciddi bir koordinasyon eksikliği vardır. Başka bir  ifadeyle  IŞİD  ile  savaşan yerel güçlerin öncelikli hedefi Irak topraklarını IŞİD’den veya diğer  terör örgütlerinden kurtarmaktan ziyade kendi coğrafi nüfuzlarını genişletmektir. Örneğin; Kürtler’in temel hedefi başta Kerkük olmak üzere Irak anayasasının  140.maddesinde yer alan ihtilaflı bölgeleri IŞİD’den kurtararak Kuzey Irak Kürt  yönetimine bağlamaya çalışmaktadır.  Kürtler  açısından bu durum bir nevi planladıkları Kürt devletinin sınırlarını belirlemek olduğu açıktır. Şii Arapların, Haşed el Şaabi milis gücünün kurulmasıyla birlikte Şii bölgelerine sınırı olan Sünni Arap kentlerinin demografik yapısını kendi lehlerine değiştirme  girişimleri  mevcuttur. Sünni Arapların ise, iki cephe ile savaşmak zorunda kaldıkları görünmektedir. Birincisinde IŞİD’e  karşı  kendi  bölgelerini kurtarmak  için  savaşmaktadırlar.  IŞİD  cephesinin  Sünni Araplara ve Türkmenlere büyük zarar verdiğini vurgulamak gerekir.  İkinci  cephede  ise, Sünni Arapların Şii milis güçlerine yönelik ciddi bir mücadeleyle karşı karşıya kaldıkları söylenebilir. Dolayısıyla Musul üzerinde yerel güçler arasındaki güç ve nüfuz rekabetinin orta ve uzun vadede stratejik planlarını  incelemekte  fayda vardır. 

1-  Şii Milis Gücü Haşed el Şaabi: 

Şii Dini Merci Ali el Sistani’nin verdiği  fetva  ile  Haziran 2014’te kurulan Haşed el Şaabi milis gücünün başlangıçtaki kuruluş  amacı  Şii  bölgelerini ve  kutsal  mekânları  himaye etmekti.  Daha  sonra  Bağdat  merkezi  hükümetinin  ve İran’ın  maddi,  askeri,  lojistik ve eğit-donat desteği ile adeta Şii ordusuna dönüşmeye başlamıştır. Bağdat merkezi hükümeti tarafından Haşed el Şaabi Heyeti kurulmuş ve 2016 yılı bütçesinden  de  yaklaşık  2.6 milyon dolarlık bir pay tahsis edilmiştir. Haşed el Şaabi Heyeti Başkanı ise Başbakan Haydar el Abadi’nin Ulusal Güvenlik Müsteşarı Falih el Feyad’dır. Ancak Haşed el Şaabi’nin sahadaki komutanı Bedir Tugayı lideri Hadi el Amiri’dir.  Haşed el Şaabi milis gücü içerisinde irili-ufaklı 67 grup bulunmaktadır. Irak’ın birçok bölgesinde IŞİD ile sahada savaşan militan sayısı yaklaşık 120 bin Şii gönüllü askerinin olduğu tahmin edilmektedir. Fakat Haşed Şaabi’ye destek veren gönüllü sayısının yaklaşık 300 bin civarındadır.  Haşed el Şaabi milis gücü her ne kadar Şii gönüllünün IŞİD’e karşı savaşsa da Irak’ın güvenlik güçlerinin bir parçası olarak hareket etmektedir.   Şiiler’in Irak işgalinden sonraki Bağdat’ın siyasi sürecinde etkin bir yapıya sahip olmasının yanı sıra IŞİD’in ülkedeki ilerleyişinin Şiiler’e askeri bir güç kazandırdığı söylenebilir. IŞİD’in, Irak’ı milisleşen bir devlet yapısına dönüştürdüğü ve bu durumun artık ülke geneline yayıldığı görülmektedir. 

2-  Sünni  Arap  Milis  Güçleri: 

Irak’ta  Şii  Arapların  kurduğu Haşed Şaabi gibi tek çatı altında bulunan bir Sünni Milis gücü bulunmamaktadır. Sünni Araplar IŞİD’e karşı mücadele eden çeşitli milis güçlere ayrılmaktadır. Sünni Arapların milis gücü; Musul’un eski Valisi Etil el Nuceyfi komutanlığında kurulmuş olan ve Türkiye tarafından eğitilen Haşed el (daha sonra Neynava  Muhazıfları  olarak isim değiştirdi) Vatani’dir. Aşed el Aşairi milis gücü (Gönüllü Aşiretler  milis  gücü)  Bağdat hükümetinin desteğiyle kurulan bir Sünni gücüdür. Saddam Hüseyin’in yardımcısı olan İzzet el Duri’nin komutanlığında kurulan  Nakşibendi  Tarikatı Ordusu Sünni bir direniş gücü olarak  kendini  tanıtmaktadır. Diğer  yandan  Şii  milis  gücü Haşed  Şaabi  içerisinde  bulunan Sünni Arap güçleri de mevcuttur. Bu nedenle Irak’ta Sünni Araplar birbirinden ayrı dört milis gücüyle IŞİD’e karşı mücadele  etmektedir.  Ayrıca,  terörle  mücadele  ettiğini açıklayan  Nakşibendi  Tarikatı ordusu  yalnızca  IŞİD’e  karşı savaşmamakta, aynı zamanda Şii milis güçleriyle de mücadele ettiği görülmektedir. Başka bir tabirle IŞİD ile savaşan Sünni Arapların üç cephe ile mücadele ettiğini ifade etmek mümkündür. Bunlardan birinci IŞİD cephesidir. İkinci cephede amaç Şii milis güçlerinin Sünni bölgelerini  kontrol  etmesini önlemektir. Üçüncü cephe ise, insani  olarak  IŞİD’den  dolayı  göç  etmek  zorunda  kalan Sünni  Arapların  bölgelerine geri dönmelerini sağlamak için ciddi çaba harcanmasıdır. Aslında IŞİD ile savaşın insani boyutu sadece Sünni Arap milis güçlerinin sorunu değil, aynı zamanda  Bağdat  hükümetinin  sorumluluğu  altındadır. Dolayısıyla Sünni Araplar açısından hem IŞİD ile mücadele etmede hem de IŞİD sonrası Sünni Arap bölgelerinin idari yapısının  oluşmasında  ciddi riskler mevcuttur. Söz konusu risklerden en önemlisi IŞİD’e karşı  mücadele  eden  Sünni Arap aşiretleriyle örgüte destek veren aşiretler arasındaki iç hesaplaşma ve çatışmadır. Bu tablo Sünni bölgelerinde iç savaşın  yaşanması  ihtimalini kuvvetlendirmektedir. 

3-  Kürtlerin  Peşmerge  Gücü:

Irak’ta  ülkenin  güvenlik  güçlerinde parti, ideolojik,  mezhepsel ve etnik yapıya dayalı bir anlayışın yaygınlaştığı söylenebilir. Bu açıdan Kürtlerin Peşmerge gücü de Kürdistan Demokratik  Partisi  (KDP), Kürdistan  Yurtseverler  Birliği (KYB) ve Goren Hareketi’nden (Değişim)  oluşan  askeri  bir yapıdır.  Peşmerge  gücünün IŞİD’e karşı temel mücadelesi; Irak  anayasasının  140.maddesindeki tartışmalı bölgeleri Kuzey  Irak  Kürt  yönetimine bağlamak amacına dayanmaktadır. Kürtlerin, başta Kerkük olmak üzere 140.maddeyi fiili olarak  uyguladıklarını  söylemek mümkündür. Kürtler artık IŞİD terör örgütünden geri aldıkları  tartışmalı  bölgelerden çıkmayacaklarını  açık  bir  şekilde ifade etmektedirler. Bu nedenle  Peşmerge  gücünün IŞİD’e  yönelik  mücadelesinin temel hedefinin Kuzey Irak’ta kurulması  öngörülen  Kürt devletinin  sınırlarını  çizmek olduğu  söylenebilir.  Çünkü Peşmerge gücü IŞİD’den geri aldığı  bölgelerin  tamamında hendekler kazarak sözü edilen sınırın  çizgisini  belirlemektedir. Öte yandan KDP-KYB de Peşmerge gücü üzerinden IŞİD terör örgütünden kurtardıkları bölgeleri kendi aralarında paylaşmaktadır. Her iki parti güçlü oldukları bölgeleri kontrol etmektedirler. Örneğin KYB’li Peşmergeleri, Kerkük, Tuzhurmatu ve Diyale’ye bağlı bölgeleri  denetiminde  tutmaya çalışırken, KDP’li Peşmergeler ise, Musul’un doğu ve güneydoğusundaki Guveyr, Mahmur ve Hazır gibi bölgeleri kontrol etmektedir. Dolayısıyla Kürtlerin de Peşmerge adı altındaki silahlı kuvvetinin siyasi partiler arasında ciddi güç rekabeti ve jeopolitik mücadelesinin olduğu görünmektedir. 

4-  IŞİD  ve  Türkmenlerin  Durumu: 

IŞİD Musul’u kontrol ettikten sonra Türkmen kimliği Şii-Sünni olarak ikiye bölünme tehdidi altına girmiştir. Ayrıca Türkmen  kimliğinin  Şii-Sünni anlamda ayrışmasının yanı sıra Türkmen coğrafyası üzerindeki güç rekabetinin arttığı görülmektedir.  Özellikle  Irak  anayasasının  140.maddesindeki tartışmalı bölgelerin neredeyse  tamamının  Türkmenlerin yaşadığı coğrafyayı kapsadığını söylemek mümkündür. Başka bir ifadeyle IŞİD’in Irak topraklarında  ilerlemesiyle  birlikte Türkmenlerin hem siyasi hem de askeri ve ekonomik olarak gücünün yok olduğu söylenebilir. Özellikle Irak’ta tüm etnik ve mezhep unsurları silahlı güce  sahipken  Türkmenlerin herhangi bir donanımlı askeri gücünün  olmamasının  büyük risklere  yol  açtığı  aşikârdır. Çünkü  kendilerine  özgün  silahlı gücünün olmaması Türkmenleri, İran destekli Şii milis gücü Haşed el Şaabi ve Sünni milis gücü olan Haşed el Vatani  (Neynava  Muhafızları)çatısı altında askeri birlik olarak yer almalarına yol açmaktadır.  Haşed  el  Şaabi  milis gücü içerisindeki 16.Birlik Şii Türkmenlerden oluşmakta ve sayısal olarak yaklaşık 12 bin Türkmen’in yer aldığı tahmin edilmektedir. Haşed el Vatani içerisinde ise tahminen 1500 Türkmen  vardır.  Bu  nedenle IŞİD’in ülke topraklarında ilerlemesiyle beraber Türkmenler, Ankara-Tahran arasında Irak’ta bir diğer güç rekabeti unsuru haline dönüşmüştür. 

Dolayısıyla  Türkmenlerin  askeri olarak Şii-Sünni güçlerin çatısı altında IŞİD’e karşı savaşmasının iki riski mevcuttur. Bunlardan birincisi Türkmen kimliğinin ve coğrafyasının parçalanması tehlikesidir. Bir diğeri ise, Türkiye ile gönül bağı bulunan Türkmenlerin  Şii-Sünni  olarak  ayrışmasının  sonucunda İran’a  yakınlaşmalarıdır.  Böylece Türkmenler askeri zafiyetten ötürü başta Kerkük olmak üzere tarih boyunca yaşadıkları herhangi bir bölgeyi kendi güçleriyle  savunamayacaklar. IŞİD’in Musul’u kontrolünden sonra Irak’taki Ezidiler, Hristiyanlar ve Şabekler bile kendi silahlı güçlerini oluşturmuşlarına rağmen Türkmenler tam manasıyla bir Türkmen silahlı gücünü kuramamıştır.

Bu bağlamda Türkmenlerin silahlı güce sahip olmamalarının üç önemli nedeni vardır. Bunlardan ilki Türkmen partilerinin ve sivil toplum kuruluşlarının birlikte  hareket  ederek  bir Türkmen  silahlı  gücü  oluşturmak için hatırı sayılır girişimlerde  bulunmamalarıdır. Hatta IŞİD’in Musul’u kontrol ettikten  sonra  Irak  Türkmen Cephesi  Başkanı  ve  Kerkük Milletvekili  Erşad  Salihi’nin Türkmenlerin silahlanması için girişimleri olmuş fakat Bağdat hükümetinden  ve  bölgesel güçlerden  destek  alamadığı  için  başarılı  olamamıştır. İkincisi  Türkmenlerin  sosyal yapılarından  kaynaklanan  bir durumdur. Çünkü Türkmenler, Iraklı unsurlar arasında bilime en çok önem veren ve ülke topraklarında eşit haklara sahip  vatandaş  olarak  hayatını idame etmeye çalışan bir toplum bilincine sahiptirler. Diğer bir neden ise, silahlı güçlerini oluşturmak  için  Türkmenlere  bölgesel  ve  küresel  güçler  tarafından  maddi,  lojistik ve askeri olarak herhangi bir desteğin  verilmemesidir.  Bu bakımdan  yukarıda  belirtilen nedenlerden dolayı Türkmenlerin kısa vadede silahlı güce sahip olması oldukça zordur. 

 

Musul Operasyonu ve Türkiye’nin Stratejik Hamlesi

ABD işgalinden bu yana Irak’taki iç siyasetin kaygan bir zeminde hareket etmesinden dolayı dengelerin sürekli değiştiği görülmektedir. IŞİD terör örgütünün ülkedeki varlığından sonra hem siyasi hem de askeri olarak Irak’taki güç denkleminin hızlı bir biçimde değiştiğini ifade etmek mümkündür. IŞİD’in Irak topraklarındaki ilerleyişinin ardından devlet dışı milis güçlerinin  sayısındaki  artış Bağdat’ın siyasi ve askeri gücünü kaybetmesine yol açmıştır. Çünkü IŞİD ile birlikte bölgesel ve küresel güçler terörle mücadele adı altında Irak’taki rekabet sahnesinde doğrudan bulunmaktadırlar.  Bu  nedenle ABD öncülüğünde kurulan uluslararası  koalisyon  güçleri Irak güvenlik güçleri ve Peşmerge gücüne askeri eğitim, danışmanlık ve lojistik (askeri malzeme ve silah) desteği vermektedir. Öte yandan Irak’ta uluslararası  rekabetin  arttığı bir dönemde Türkiye’nin Iraklı Kürtler ve Sünni Araplar üzerinden İran ile güç mücadelesine girdiği söylenebilir. Ancak devlet  yapısı,  toprak  bütünlüğü  ve  egemenliği  tartışma konusu olsa da, Irak’ın Birleşmiş Milletler’deki tüm üyelik haklarının  saklı  olduğu  unutulmamalıdır. ABD, Irak’ı işgal ettikten sonra zayıf ve krizler ülkesi olmasına müsaade etse de Bağdat’ın egemenliğini korumaya çalışacağını söylemek mümkündür. 

Yukarıda  belirtilen  gelişmeler dikkate  alındığında,  Bağdat hükümeti Türkiye’nin 17 Ekim 2016 tarihinde başlayan Musul operasyonuna katılmasını ve Başika’daki askeri varlığını sert  tepkilerle  karşılamıştır. Başika, stratejik ve demografik özelliğinden ötürü hem Iraklı yerel güçler hem de dış güçler arasında rekabet alanına dönüşmüştür.  Başika,  Musul’un güneydoğusunda ve kent merkezinden  20  kilometre  uzaklıktadır.  Başika’nın  demografik yapısı itibarıyla; Ezidi, Şabek, Türkmen, Sünni Arap ve Hristiyanlar’ın birlikte yaşadığı ve Musul’a bağlı bir bölgedir. IŞİD’in kontrolüne geçmeden önce  Başika’nın  nüfusu  140 bin  idi  ancak  terör  örgütünün  kontrolündeyken  kentte 35 bin kişinin olduğu tahmin edilmektedir.

Başika’nın  diğer bir özelliği de Türkiye-Irak sınır kapısı olan İbrahim Halil/Habur sınır kapısı ile Irak’ın diğer bölgeleri arasında ticari bir güzergâh olmasıdır. Bu sebeple Başika’nın stratejik niteliği askeri ve ticari ehemmiyetini artırmaktadır.

 

Bağdat Hükümeti Neden Türk Askerine Karşı Çıkıyor?

Ankara-Bağdat  arasında  terörle mücadele ve güvenlik işbirliği  anlaşmasına  rağmen  Irak Parlamentosu’nun  4  Ekim 2016’daki  oturumunda  Türk askeri “işgalci” güç olarak nitelendirilmiştir.  Ayrıca  iki  ülkede  bulunan  Büyükelçiler Dışişleri  Bakanlığı’na  çağrılarak  sert  tepkiler  verilmiştir. Bu  çerçeveden  bakıldığında, Abadi  Ağustos  2014’te  kurduğu  hükümet  kabinesini oluştururken  ülkede  reform, mali ve idari yolsuzlukla mücadele edeceğini ilan etmiştir. Hatta  Maliki’nin  başbakanlık dönemde yolsuzluğa adı karışanları yargı karşısına çıkaracağı vaadini vermiştir. Dahası Abadi, Irak’ta siyasi uzlaşıyla kurulan  hükümet  kabinesini yeteneğe dayalı teknokrat hükümetine dönüştürmeye çalışmıştır. Ancak Abadi kendisinin de bir siyasi uzlaşıyla başbakan olduğunu unutmuştur. Aslında Abadi’nin reform ve yolsuzluğa karşı mücadelesi hem kamuoyundan hem de Dini Mercii Ali el Sistani tarafından büyük ilgi ve destek görmüştür. Fakat Irak’taki  devlet  kurumlarının hemen hemen tümünde mali ve idari yolsuzluk olmasından dolayı Abadi hükümetinin ülkeyi bu tür sorunlardan kurtarmaya ne gücü yetmiş ne de Şii-Sünni ve Kürt siyasi gruplarından yeterince destek almıştır. Bu sebeple Abadi’nin reform ve yolsuzlukla  mücadelesinin başarısızlıkla sonuçlandığı söylenebilir. Dolayısıyla Abadi’nin Başika kampındaki Türk askerine yönelik sert tepkiler vermesinin ardında ülkedeki idari ve  mali  yolsuzluktan  ziyade egemenlik  mücadelesi  verdiğini Şiilere ve Irak kamuoyuna sunmak yatmaktadır. 

Bu çerçevede Irak Başbakanı Haydar  el  Abadi’nin  Türkiye’ye yönelik yaptığı sert açıklamalarının  iki  önemli  nedeni  olduğu düşünülebilir. Bunlardan birincisi Abadi’nin eski Başbakan Nuri el Maliki ile yaşadığı liderlik rekabetini Türk askerine karşı çıkarak pekiştirmeye çalıştığı  söylenebilir.  Abadi hem Şii kamuoyuna hem Irak geneline ülkede güçlü bir lider olduğunu göstermek amacıyla Türkiye’ye karşı sert tepki vermektedir.  Çünkü  eğer  Abadi Türk  askerine  bu  kadar  sert tepki  vermeseydi  Maliki’nin güvenlik  güçleri  içerisindeki destekçileri  tarafından  askeri darbeye maruz kalabilirdi. Bu nedenle Abadi, Türk askerine yönelik şiddetli açıklamalarda bulunarak kendisine karşı muhalif olan Şii siyasilerinin de desteğini aldığı ifade edilebilir. 

Diğer yandan, Şii milis gücü Haşed el Şaabi’nin Irak güvenlik güçlerinden daha etkili olmasının Başbakan Abadi’nin Türkiye’ye karşı  tepkilerini  şiddetlendirdiğini  söylemek mümkündür. Abadi,  Irak’ta  iki  güçle  karşı karşıyadır. Bunlardan biri Haşed  el  Şaabi  milis  gücüdür. Diğeri ise İran faktörüdür. Bu nedenle Abadi’nin sözü edilen iki gücü dengelemek amacıyla başta Türkiye olmak üzere bölge  ülkeleriyle  ilişkilerini  güçlendirmesinin başbakanlık görevi açısından risk oluşturduğu kanaatinde olduğu görülmektedir. Irak’ta ne İran ne de Haşed el Şaabi milis gücü ülkede Türkiye’nin nüfuzunun artmasını istemektedir. Çünkü uluslararası  koalisyon  güçlerinin üyesi olan 36 ülke Musul operasyonuna askeri ve hava operasyonları  anlamında  destek vermektedir. Bağdat hükümeti tarafından yalnızca Türkiye’nin Musul operasyonuna katılmasına karşı çıkılmaktadır.

Bu bakımdan bahse konu gelişmeler  değerlendirildiğinde, IŞİD ile mücadele adı altında 11 yabancı ülkenin (Amerika, Fransa,  Almanya,  İngiltere, Danimarka,  İtalya,  Hollanda, İsveç, Rusya, İran ve Türkiye) 9300 askeri personeli Irak topraklarında askeri danışmanlık ve  eğitim  amaçlı  güç  olarak bulunmaktadır. Ancak yalnızca Başika kampındaki Türk askerinin varlığı dikkat çekmektedir.  Bu  durumun  yukarıda sözü edilen tespitlere ilaveten iki önemli sebebi daha bulunmaktadır. Birinci sebep Başika kampında Türk askerleri dışında herhangi bir başka yabancı gücün askerinin bulunmamasıdır. İkinci sebep ise Türkiye’nin, Musul’un yerel güçleri ve Peşmergeler dışındaki Irak ordusuna veya güvenlik güçlerine bağlı askerlere eğitim vermemesinin de tepkileri artırdığı ifade edilebilir. Bu bağlamda Türkiye, uluslararası koalisyon gücü üyesi olarak Irak güvenlik güçlerine de askeri eğitim veya  danışmanlık  verdiğinde Bağdat hükümetinin tepkisinin şiddetini düşürebilir.   

Sonuç

Orta  Doğu’da  şiddet  olaylarının ve krizlerin her geçen gün artması bölgesel anlamda sadece siyasi,  güvenlik  ve  ekonomik alanlara  etki  etmemektedir, aynı zamanda farklı nedenlerle ciddi toplumsal kırılmalara yol  açmaktadır.  Arap  ülkelerindeki halk ayaklanmalarının başta Suriye olmak üzere Libya, Mısır ve Yemen’de şiddetli iç  çatışmalara  sebep  olduğu görülmektedir.  Sözü  edilen bütün gelişmelerin neticesinde IŞİD terör örgütünün Irak ve Suriye’de toprak kazanarak güçlenmesi bölgesel bağlamda önemli bir kırılma noktasıdır.  IŞİD’in  ilerleyişine  karşın Orta Doğu’da bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi hedefiyle herhangi bir ittifakın  ortaya  çıkmamasının terör  örgütlerinin  artmasına neden olduğu söylenebilir. Öte yandan Musul operasyonunun üç cephede başlaması ve yerel güçler  arasındaki  güç  mücadelesi kentin IŞİD’den kurtarıldıktan sonra bölünmesine yol açabilir. Özellikle Kürt Peşmerge güçlerinin söz konusu terör örgütünden geri aldıkları bölgelerden çekilmemeleri yerel unsurlar arasında (Peşmerge, Haşed el Şaabi ve diğer yerel aşiretlerden oluşan güçler) ileriye dönük şiddetli çatışmalara neden olabilir. 

Bu  bağlamda  Musul  operasyonunda üç temel krizden bahsetmek  mümkündür.  Bunlardan birincisi, kentteki sivil insanların can güvenliği ve göç dalgasıdır. İkincisi, Irak güvenlik güçlerinin veya operasyona katılan diğer yerel güçlerin kentte  bulunan  sivillere  IŞİD mensubu olarak muamele etmesidir.  Diğer  bir  muhtemel kriz ise, Musul operasyonunun IŞİD ve kentte bulunan Sünni Arap aşiret güçlerinin sert direnişinden dolayı akamete uğramasıdır. Bu durumda Irak’ta mezhepsel anlamda Şii-Sünni geriliminin intikam duygusuna dönüşmesi riskinin artmasından söz edilebilir. Çünkü Musul operasyonuna dikkat edildiğinde ABD’nin temel hedefi kenti yalnızca IŞİD teröründen kurtarmaktır.  ABD,  Musul’un idari, askeri, ekonomik ve sosyal yapısının geleceğine dönük herhangi  bir  somut  çalışmada  bulunmamaktadır.  Ayrıca Musul’un IŞİD’den kurtarılmasından sonra Haşed el Şaabi Şii milis gücü içerisindeki bazı grupların kentteki Sünnilerden intikam almasıyla birlikte korkunç  insani  sorunlarla  karşı karşıya kalınabilir.

Yukarıda  sözü  edilen  gelişmeler değerlendirildiğinde  Bağdat hükümetinin,  ülkedeki  milisleşme  sürecini  destekleyerek Irak’ın IŞİD sonrası geleceğini daha da tehlikeye attığını söylemek mümkündür. Bu açıdan bakıldığında Haşed el Şaabi Şii milis gücü artık resmi olarak Irak  güvenlik  güçlerinin  bir parçası haline gelmiştir. Çünkü Başbakan Abadi, Haşed el Şaabi Heyeti Konseyi’ni kurarak Irak savunma bütçesinden de Şii milis gücüne pay ayırmasıyla  resmi  bir  güvenlik  kurumuna  dönüştürmüştür.  Şu noktaya dikkat çekmek gerekir ki, Irak’ta IŞİD terör örgütü tamamen bitirilse bile Haşed el Şaabi milis gücünün feshedilmeyeceği  söylenebilir.  Başka bir  tabirle  IŞİD,  Irak  topraklarından  çıkarılsa  da  ülkenin devlet  dışı  milis  güçlerinden kurtulması  zor  gözükmektedir. Dahası IŞİD terör örgütünün Musul’dan çıkarılmasıyla birlikte  Haşed  el  Şaabi  milis gücü  Suriye  topraklarına  geçerek Hizbullah’tan sonra ikinci bölgesel bir Şii askeri güç olabilir. Bu sebeple Musul’un batısında  bulunan  Türkmen şehri Talafer’in Haşed el Şaabi  güçleri  tarafından  kontrol edilmesi, İran ve Şii milis güçlerinin Suriye’de Esed rejimi ile Lübnan’daki  Hizbullah’a  yardım koridorunu açabilecektir. Dolayısıyla Şii milis güçlerinin Talafer’i  IŞİD’den  kurtarmak için  harekete  geçmesinin  arkasında Suriye koridoru açma stratejisi  olduğunu  söylemek mümkündür.  Bu  tablonun Türkiye’yi de endişelendirmesindeki en önemli faktör, Talafer’deki  Türkmenler  arasında Şii-Sünni çatışmasını körükleme tehlikesinin var olmasıdır.

Bu çerçeveden bakıldığında Bağdat ve Tahran’ın dolaylı yöntemlerle Musul operasyonunu ile beraber Türkiye’nin Kuzey Irak’ta var olan nüfuzunu zayıflatmaya çalıştıkları söylenebilir. Bir taraftan Ankara, Heşad el Şaabi milis gücünün Musul operasyonuna   katılmasına şiddetle  karşı  çıkarken,  diğer taraftan ise Tahran, Şii milislerin  operasyonlara  katılmasını desteklemektedir.  Bu  durum Türkiye ile İran’ın Irak’taki güç mücadelesinin kırılma noktası olarak  görülebilir.  Türkiye’nin Musul  operasyonuna  katılma  sebebinin  Sünni  Araplara  destek  amaçlı  olduğunu söylemek  doğru  bir  yaklaşım değildir.  Musul  vilayeti  nüfusunun  yüzde  85’ini  Sünniler oluşturmaktadır.  Ankara’nın Musul’daki  demografik  gerçeklere göre bölgede yaşayan Türkmenlere ve Sünnilere yardım etmesini doğal karşılamak gerekmektedir.  Çünkü  Irak’ın iç dengeleri dikkate alındığında Bağdat merkezi hükümeti dışındaki bölgelerde demografik  iç  dinamiklerle  işbirliğinin geliştirilmesinde  fayda  vardır. Örneğin  Musul’un  merkezinde Sünni Araplarla, Talafer’de Türkmenlerle  görüşülmelidir. Söz konusu bölgedeki demografik  yapı  değerlendirildiğinde, Türkiye’nin Musul üzerinden  mezhepçi  bir  yaklaşım içerisinde  olmadığını  ifade etmek  mümkündür.  Bu  bağlamda  Musul  operasyonunda Türkiye’nin aktif rol alması hem sınır güvenliği açısından hem de Irak’taki nüfuzunun devam etmesi bakımından önemlidir. 

Özellikle Talafer’deki Türkmenler arasında kuvvetle muhtemel  yaşanabilecek  Şii-Sünni mezhepsel çatışmanın Türkiye tarafından  önüne  geçilmesi ciddi bir meseledir. Türkiye’nin IŞİD  terörünün  Irak’taki  ilerleyişi  sürecinde  Türkmenleri siyasi, askeri ve maddi olarak desteklemesi hayati önem taşımaktadır. Ayrıca Musul’a bağlı Sincar (Kürtçesi Şengal) bölgesindeki  PKK  terör  örgütünün Sincar  Dağı’nı  ikinci  Kandil’e dönüştürmemesi  için  Türkiye bölgede  askeri  varlığını  sürdürmelidir. Sincar Dağı PKK için Kandil’den  daha  stratejik  bir bölgedir. Çünkü Musul’un batısındaki 1400 metre yüksekliğindeki Sincar Dağı Irak ve Suriye sınırında olmasıyla birlikte YPG/PKK’nın kanton olarak ilan ettiği Haseke’ye de yakın olduğu  bilinmektedir.  Bu  sebeple Türkiye’nin sınır güvenliği açısından  Musul  operasyonuna katılması  veya  bölgede  askeri bir üs kurması stratejik bir hamle olarak görülebilir.

Özetlemek  gerekirse,  Musul’un IŞİD terör örgütünden kurtarılmasının 2017 yılının Mart ayına kadar sürebileceğini tahmin etmek  zor  değildir.  Musul’u kurtarmanın yolu Bağdat hükümetinin IŞİD’e destek veren kentteki Arap aşiretleriyle diyalog kanallarını kurup, örgüte  yardım  edenlere  yönelik genel bir af ilan etmesinden geçmektedir.  Kentteki  tüm kesimler  arasında  Musul’un geleceği  hakkında  ciddi  bir stratejik  ittifak  yapılmalıdır. Bununla birlikte Musul üzerinde Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Katar arasında bölgesel bir işbirliğine gidilmelidir. Aksi takdirde Musul’da önce Sünni-Sünni Arap çatışmasının başlamasının ardından da etnik ve Şii-Sünni olarak mezhepsel iç savaşın kaçınılmaz olacağı söylenebilir.

 

Kaynak: Kardaşlık 72. Sayı

Yorum Yap

Ad Soyad:

E-Posta:

Yorumunuz:

Yorumlar

Faaliyetler

Derneğimizin Gençlerinden Ankara'ya Ziyaret

Merkezi İstanbul'da bulunan Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği'nden bir grup Türkmen genci, Ankara’da Dışişleri Bakanlığı, partiler, milletvekilleri başta olmak üzere çeşitli kurum ve kuruluşlar ile görüştü.

İSTANBUL BOĞAZI'NDA GELENEKSEL TÜRKMEN İFTARI

İstanbul'daki Türkmen aileleri geleneksel tekne iftarında bir araya geldi. Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Genel Merkezinin her yıl düzenlediği Boğaz'da teknede iftar programı bu yıl 300'den fazla kişinin katılımıyla gerçekleşti.

IRAK TÜRKMENLERİ 2.ULUSLARARASI YÖRÜK FESTİVALİ VE 23. YÖRÜK TÜRKMEN ŞÖLENİ’NE RENK KATTI

Antalya Yörükler Kültür ve Dayanışma Derneği ve Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin ortaklaşa düzenledikleri “2.Uluslararası Antalya Yörük Festivali ve 23. Yörük Türkmen Şöleni 6-7-8 Mayıs tarihlerinde gerçekleşti.

ERBİL'DEN İSTANBUL'A GENÇLİK RÜZGARI

Nevruz Kutlamaları kapsamında Erbil'den İstanbul'a gelen ve aralarında çoğunluğu Erbilli, 30 kişilik gençlik grubu İstanbul'daki Türkmen hemşehrileri ile bir araya geldi.

Anket

Copyright 2009. Tüm Hakları Saklıdır.